11 Şubat 2011 Cuma

Levant: Splendour and Catastrophe on the Mediterranean

Philip Mansel

Levant is a book of cities. It describes three former centers of great wealth, pleasure, and freedom—Smyrna, Alexandria, and Beirut—cities of the Levant region along the eastern coast of the Mediterranean. In these key ports at the crossroads of East and West, against all expectations, cosmopolitanism and nationalism flourished simultaneously. People freely switched identities and languages, released from the prisons of religion and nationality. Muslims, Christians, and Jews lived and worshipped as neighbors. 

1 Şubat 2011 Salı

Arnavutluk'taki Sorunlar ve Ulusötesi Sıkıntılar


(01.02.2011)

Doğu Avrupa’da ‘sosyalist’ rejimlerin çöküş serüveni sosyalizmin en sertini uygulamakla anılan bir ülke ile sonuçlandı. 3 milyon nüfüsuyla Arnavutluk, 1991’de resmî olarak, çoğulcu demokratik bir rejime geçti. O günden bugüne, 2000’lere kadar geçen süre, tranzisyon, Türkçesiyle ‘geçiş’ dönemi olarak anıldı. Diktörlükten demokrasiye, izolasyondan açılmaya, baskıdan hürriyete, ekonomik sıkıntılardan refaha geçiş diye düşünüldü. Arnavutluk’ta insanların dile getirdiklerine göre ya da basına yansıyan tepki ve değerlendirmelerde, geride kalmış kötülükten, sonunda güzelliklere ulaşma süreci olarak tahayyül edildi. 90’lardan 2000’lere doğru, tranzisyonun bitmesini herkes iple çekiyor gibiydi. Bu süreçte yaşanan sıkıntılar onunla bitecekti ve bir anlamda siyasi, sosyal ve iktisadi olarak düzlüğe çıkılacaktı. 2005’teki seçimlerde hükümet, sekiz senedir yönetimde olan ve Arnavutluk siyasi yelpazesinde solda olan sosyalistlerden, sağda kalan demokratlara geçti. Demokratik ve barışçıl bir rotasyonun olması birçoklara “Tranzisyon bitti” dedirtti.

Ancak 21 Ocak 2011’de yaşanan, üç ölü ve onlarca yaralıyla sonuçlanan olaylar, tranzisyonun bitişini sorgulattığı gibi birçok başka soru işaretini de gündeme getiriyor. Olaylar, Arnavut basını başta olmak üzere yabancı basında da genel itibariyle şiddeti ile gündeme geldi; ancak benim bu yazıda odaklanmak istediğim yer bu şiddetin siyasi, sosyolojik ve iktisadi arka planıdır. Bununla beraber burada gündeme getirmek istediğim, birbiriyle bağlantılı başka iki sorunsal var: İlki, Arnavutluk’ta sosyal, siyasi ve iktisadi sıkıntıların uluslararası alandaki konumlanışını konu eder. İkincisi ise yaşanan olayların ülke sınırlarını aşan, transfer edilen veya ülkeler arasıdaki etkileşimle benzeşen bazı yönetim pratikleri, hükümet aktörlerinin zihniyetleri ve gücün insanlarla ilişkisiyle ilgili.


21 Ocak’tan birkaç gün önce Arnavutluk’un çok izlenen bir televizyon programına bir video teslim edildi. Videoda, Mart 2010 tarihinde, dönemin enerji bakanı ve başbakan yardımcısı arasında geçen bir sohbet yer alıyordu. Başbakan yardımcısı enerji bakanına bir baraj ihalesinin arkadaşının şirketine verilmesini, onun için bürokratik işlemleri çabuk halletmesini, bu şirketin önceki sorunlarıyla ilgili çıkacak mahkeme kararını beklememesini, bu konuda yüksek mahkeme başkanını ayarlayacağını, çünkü kızını bir büyükelçiliğe atadığını söylüyordu ve bu iş için kendilerine düşecek payın da 7%, yani 700 bin avro olduğunu açıklıyordu.


Video yayımlandıktan birkaç gün sonra başbakan yardımcısı görevinden istifa etti ve videonun bir montajdan ibaret olduğunu, hatta bu montajın ana muhalefet lideri ve söz konusu eski enerji bakanı tarafından yapıldığını söyledi. Birkaç hafta önce sosyalistlerin yolsuzluk suçlamaları üzerine istifa eden enerji bakanı, videoyu ofisinde kalem kamerayla çektiğini ve tamamen orijinal olduğunu iddia ediyordu. Siyasiler, ihale kazananlar, kurumlar, şirketler, partiler arasında karşılıklı suçlamalar havada uçuşuyordu. Uzun süredir dejenere olmuş siyasi dil, başbakanın parlamentoda kürsüsü önünde kendisine “Hırsız” diye bağıran sosyalist millevekillerine “İtler” diye bağırmasıyla çığırından çıktı. Yolsuzluğa bulaşmış, komünist, mafya babası gibi nitelemelerin dışında hırsız, deli, it, sapık ve benzeri ‘değerlendirmeler’ siyasi sözlügün vazgeçilmezi oldu.


21 Ocak 2011’de binlerce kişi muhalefet partilerinin çağrısıyla hükümeti protesto etmek için Tiran’da toplandı. Toplanmalarının sebebi, videoda görünen ve uzun süredir muhalefetin iddia ettiği yolsuzluk üzerine hükümeti istifaya çağırıp erken seçime gitmek. Üç kişinin hayatını verdiği olayları, başbakan muhalefetin başarızılıkla sonuçlanan darbesi olarak nitelendirdi. Muhalefet ise zaten gergin olan protestocuları hükümetin su, göz yaşartıcı gaz ve cop kullanarak provoke ettiğini iddia etti. Bunun üzerine medyada da tartışmalar suçluyu bulmaya odaklandı ve zaten dejenere olmuş siyasi sözlüğe katil, darbeci, elleri kana bulamış nitelemeler de hızlıca eklendi. Yorumcular da muhalefeti haklı gören, iktidarı haklı gören, ikisini haksız gören, protestuyu haklı gören veya protestoya gelen insanları holigan ve siyasi malzeme olarak değerlendirenler arasında ayrılmıştı.


Acil çözüm bulmada, suçlu arama çabası esasında oldukça boşuna; onun da ötesinde belki de fazlasıyla ikiyüzlü veya çok naif bir uğraştı. Dahası, o gün üç insan öldürenleri ve varsa bunun için emir verenleri savcılık politk baskılar olmazsa zaten yakalayacaktır. Esas sorun savcılığa politik baskı yapabilmekte de kendini belli eden ve şiddetli protestolara ulaşacak kadar ciddi olan sıkıntılar. Birçoğumuzun sorduğu “Ne oluyor ve/veya ne oldu?” sorusuna, belki de ancak seneler sonra yapılacak detaylı araştırmalarla anlamlı bir cevap verilecek. Yine de bugün görebildiğimiz bazı unsurlara işaret etmek isterim.


Günümüzün Arnavutluk’u altyapı, dünyaya açılım, uluslararası işbirlikleri açısından, 90’larda başladıgı noktaya göre bir hayli yol almış durumdadır. Ancak bu süreçte uzun vadeli iktisadi, sosyal ve kültürel politikalar ne hazırlandı ne de uygulandı. Hükümetler bu tarz programlar yapmadan, oy toplamaya yönelik kısa süreli projelere girişti. Bu projelerin çoğunda, ülkenin geneliyle ya da sonraki senelerde atılacak adımlarla uyumu düşünülmedi. Sosyalist dönemden gelen çökmüş iktisadi yapıya, birbiriyle bile uyumlu olmayan eklemeler yapıldı. Eskiden gelen yapıların çok azı dönüştürülerek fayda sağlayacak hale getirildi. Çökmüş iktisadi yapılarda sıkışan sosyo-kültürel gruplar, fırsat ve çozümler yerine yeni sorunlarla karşı karşıya kaldı.


Bu sorunları değerlendiren ciddi araştırmalara dayandırılmadan hazırlanan politikalar, şehirlere ve yurtdışına olan nüfüs hareketini iyicene hızlandırdı. Ülkenin gündelik insanını ayakta tutan gelir ya inşaattan veya yurtdışındaki aile bireylerinin gönderdiği paradan geliyordu. Elbette küçük işletmeler (çoğu fasoncu), orta çapta birkaç fabrika (özellikle gıda) vardı; ama ülkenin bir üretim yapısı, anlam verilecek bir dış ticaret dengesi yoktu. 2009 dünya ekonomik krizi Arnavutluk’ta hissedilmedi diyen hükümet ülkede, bu krizin esas olarak hissedileceği tek alanın göç gelirleri olduğunu “unutuyordu”. Nitekim bu gelirin fazlasıyla azalması, birçok insanın gittiği yerlerde işsiz kalıp dönmesi binlerce ailenin iktisadi durumunu çok ağırlaştırdı.


Ekonomik yapı bozukluğu, elbette hep bir siyasi yapı bozukluğu ile el eleydi. Uzun vadeli gelişim politikaları üretmeyen hükümet, insanların hassasiyetlerini kullanarak oy alıyordu. Geçmişten gelen öfkeler kabartılarak, insanların inançları malzeme edilerek, siyasi muhalifler en ağır dille suçlanarak toplum, hayalî “karşıt gruplar”a bölünüyordu. Sadece söylemde kalan farklar ve gündelik öfkeler oy topluyordu. Ülkenin çoğulcu, demokratik, bağımsız devlet kurumları inşaa edip bu kurumları sağlamlaştırması gerekiyordu ancak bu olmadı. Zayıf bir ekonomi ve sağlıklı olmayan demokratik kurumlara sahip olan ülke, uluslararası suçun ajandasına hızlıca eklendi. Bu suçla işbirlikten gelen para hızlı ve büyük miktardaydı. Başka ülkelerde de üstün düzeylere ulaşabilen uluslararası suç örgütlemeleri siyahi destek de sağlayabiliyordu.


Reformlar derinlemesine uygulanmayıp sosyal yapı bunların doğrultusunda hareketlenmediği için iktidara ulaşabilen gruplar pek değişmemişti. Esasında bu bir kör döngüydü; siyasi elitler iktidarlarını sürdürebilmek için reformları yüzeysel uygulayarak iktidara ulaşma şanslarının geniş kesimlere açılmamasını sağlıyordu. Arnavut hükümetleri turizm gelirinden bahsediyordu ancak Arnavutluk’ta turizm için gelenlerin bir çoğu Kosovalı Arnavutlar veya yurtdışında olan Arnavutlardı. Yani esas olarak patriotik turizm söz konusuydu. Ne çevreye dikkat edildi ne de ülkenin doğal ve kültürel özelliklerine hassasiyet gösteren politikalar yürütüldü. Bunlara rağmen yabancı turist sayısında artış vardı ancak turizm, iktisadı kalemler arasında önemli bir yer almaktan çok uzaktı.


Bunun da ötesinde zengin siyasiler, aileleri veya yandaşları medyanın bir kısmını ele geçirmişti. Hakim, savcı satın alacak veya onlara baskı yapacak kadar para ve kuvvetleri vardı. Avrupa Birliği baskısıyla çağdaş demokratik kanunlar yapılsa da çok azı uygulanıyordu. Kanun ve uygulaması, iki ayrı alan olmuştu. Bu tarz bir yapıda vatandaşın iktisadi durumunu değiştirecek kadar turizm geliri olsa bile hukukun yüzeysel olarak işlediği, dahası iktidarda olanlar için işlediği bir ülkede yaşamak zorundaydı.


Arnavutluk’taki bu gelişmeler, Arnavutluk’a has yönleri olduğu kadar ulusötesi trendlerin de bir temsilcisiydi. Lağbalileşen siyasi dil, özellikle sağ hükümetlerin iktidarda olduğu birçok ülkede bir olgu haline gelmişti. İhaleller, tarafına bakmaksızın, tüm hükümetlerin ülke içindeki en önemli gelir kaynağı ve yandaş kayırma aracı olmuştu. Çevre hassasiyetleri hep büyük grupların inşaat hassasiyetlerinin gerisinde geliyordu. Hükümetler yandaş destekleme, toplama ve kayırma kurumlarına dönüştükçe demokrasinin ve eşit hakların altı fazlasıyla oyulmuştu. Aslında bu, birbiriyle sürekli olarak etkileşimde olan süreçler bütunüydü. Siyasi ve iktisadi güç o kadar birbirinin yararına çalışıyordu ve aynı kişilerin elinde toplanmıştı ki; geride kalanlar, bunların “insaf”ına kalmıştı ve doğal olarak gittikçe fakirleşiyordu.

Bu ortamda yüzeysel parti kavgası yapıp iktidarı paylaştırmak oldukça kolay olmuştu. Dahası; insanların mantığının değil, inanç ve hassasiyetlerinin malzeme edilmesi birçok açıdan eşiklerini yaşayan günümüzün dünyasında çok daha kolaydı. Günümüzde kişi ve toplumları sosyal ve kültürel olarak şekillendiren en temel öğeler, kimlik ve iktisadi işlevler, kendilerini ya tüketmişti yada hızlıca gelişen teknolojinin ürünleri ve kısalttığı tüm mesafeler sonucunda, yeniden şekillenmek üzereydi. Bu ‘karmaşık’, belki de bir geçiş süreci olan ortamdan faydalanmayı, siyasetle ticareti birleştiren bazıları çok iyi bildi. Özellikle demokratik kurumların zayıf olduğu birçok ülkede bu gruplar medyayı ve hukuk sistemini kontrol eden ayrıcalıklı bir sınıf halini aldı. Ciddi bir şekilde iktidarlarını sarsabilecek tüm yolları da kapatmışlardı. Kimseye sesini duyuramayan yüzbinlerce kişi ya sesini duyurmanın yolunu bulacaktı ya da ‘postmodern köleliğe’ razı olacaktı.


Durumu değiştirecek tek şey ya siyasilerin kendi iradesiyle çekilmesi ya da insanların tepkisiyle çekilmesiydi. Sırbistan, Karadağ, Macaristan ve Bulgaristan’da görülen yüksek düzeyde istifalar, durumu şimdilik büyük patlamalardan kurtarmış gibi görünüyor. Makedonya’da değişik gruplar (çiftçi, köylü, madenci vs.) sürekli eylem yapıyor. Bu protestoların büyük bir protestoda birleşmesini şimdilik siyasi alternatifsizlik engelliyor. İtalya’da, insanlar ünlü savcılarına güvenlerini yitirmiş olsaydı herhalde çoktan sokaklarda olacaktı. Yunanistan’daki insanlar, kısa bir süre önce ciddi rahatsızlıkları olduğunun ve buna karşı susmayacaklarının sinyalini vermişti. Kuzey Afrika’da yaşanan protestoların altındaki sosyo-politik dinamikler değindiğimiz ülkelerdekilerden elbette farklıdır. Esasında her ülkenin bir anlamıyla sadece kendine has dinamikleri vardır. Ancak protestolarda ülkeleri aşan ortak vurucu bir nokta var: İnsanların sesini duyuracak ve bunun doğrultusunda bir hareketlilik doğuracak mekanizmaların yok oluşu veya sadece görünürde var olması.


Bu anlamda halkın protesto etmesi için kimin çağrıda bulunduğu son kertede çok mühim olmuyor. Onun için, sesini duyuracak bir şansın doğuşu belirleyici oluyor. Belki de bu şans sadece görünürdedir ve sonunda pek de farklı bir yapıya ulaştırmayacak. Ancak bu protestolar kendi koltuğuna çok bağlı olan her siyasiye, koltuğun kendinin değil, aslında onu oraya getiren halkın olduğunu iyi kötü hatırlatıyor. Sokaktaki insanlar toplumun yollarının ne ile kapatılırsa kapatılsın, sağ veya sol diktatörlükle veya gelişmiş ve görünürde demokratik olan yollarla, insanların kendi sesini duyuracak yolları bulacağını söyler gibi.
      
Arnavutluk’taki sorunlar, Arnavut haliyle, ulusötesi sıkıntıların bir ifadesidir. Tranzisyonun sonu, insanların tepkisinden korkan, diğer yandan insanlara uzun vadeli reformları anlatabilen ve bu reformları yapacak kadar hem yetenekli, hem toplumunu duşünen, hem de cesur bir hükümet göreve geldiği zaman mümkün olacak. Ulusötesi sıkıntılar için de aslında aynı durum söz konusu olsa gerek. Küçük gruplarla zenginlik paylaşmanın hiçbir zengini güvene alamayacağını en son gelişmeler göstermiş olsa gerek. Her iktidarın, refahı tüm ülkeye paylaştırmanın temel bir öğe oldugunu ve sadece gerçekten demokratik, çoğulcu, bağımsız kurumların barışı sağlayabileceğini çok geç olmadan anlamış olması gerekir. Onun da ötesinde son gelişmeler, artık hiçbir ulus devletin kendi başından asılan koyun olmadığını, sorunların ve çözümlerin ülke sınırlarını aşan özellikte olduğunu gösterdi. Avrupa Birliği’nin Arnavutluk’taki gerginliklerin ve siyasi problemlerin çözümünde aktif bir şekilde yer alması, bu yapının içindeki birçok devlet, kurum ve kişinin bunu böyle anladığının bir göstergesi.
      
Nihayet, Arnavutluk’ta da başgösteren ancak ulusötesi yönleri olan bu sorunları, Arnavutluk başbakanının bir deyiş ve tutumuyla özetleyeyim. Kendi hükümetinin başardığını iddia ettiği şeyi (NATO üyeligi, AB ile vizelerin kaldırılması, alt yapı çalışmaları vs.) “This is a miracle” diye nitelendirdi. 21 Ocak protestosunda ellerinde sopa, şemsiye, taş ve birkaç benzin şişesi olduğu söylenen protestocuları darbeci olarak gördü. Hükümetlerin ‘mucize yaptığı’ ve ‘mucizevi olduğu’; insanların, sivil halkın, hükümeti protesto edenlerin de ‘darbeci’ olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Buna karşın bazıları, halkın birilerine malzeme olduğunu söylüyor ancak bunu söyleyenlerin malzeme olmadığını kim garanti edebilir? Tahminimce, o protestodaki binlerce insandan her biri, ulusal ve ulusötesi sıkıntılara baş eğmek istemediğini ve gelecek her hükümete “Biz susmayız” mesajını hep beraber vermek istediği için oradaydı. Dahası, binlerce insan, sanırım o gün olduğu gibi, malzeme edilmek istendiği her anda o meydanda olup kendi sesini kimsenin malzeme edemeyeceğini anlatacak. Yoksa Arnavutluk’un ülkeyi hızlıca geliştirecek önemli dinamikleri barındırdığını ısrarla anlatmaya çalışan bu “Arnavut inadı” ne işe yarayacak?

23 Ocak 2011 Pazar

New Middle Eastern Studies


Welcome to New Middle Eastern Studies


What is NMES? We are a new e-journal for early career researchers and graduate students who study the Middle East (broadly defined).
Who runs NMES? An editorial board composed of early career researchers and graduate students who are members of the British Society for Middle Eastern Studies (BRISMES).
Why is a journal like this needed? There are too few places for early career researchers and graduate students in Middle Eastern Studies to showcase and share their work. We aim to become the preeminent journal for this purpose.
How is the journal organised? Our journal publishes articles throughout the year and has no ‘issues’ as such. We have ‘topics’ located on the right of this page through which we organise our articles. We seek to publish articles of an interdisciplinary character which can be cross-listed under several of these topics.

East West Mimesis: Auerbach in Turkey

Kader Konuk

East West Mimesis follows the plight of German-Jewish humanists who escaped Nazi persecution by seeking exile in a Muslim-dominated society. Kader Konuk asks why philologists like Erich Auerbach found humanism at home in Istanbul at the very moment it was banished from Europe. She challenges the notion of exile as synonymous with intellectual isolation and shows the reciprocal effects of German émigrés on Turkey's humanist reform movement. By making literary critical concepts productive for our understanding of Turkish cultural history, the book provides a new approach to the study of East-West relations.

Central to the book is Erich Auerbach's Mimesis: The Representation of Reality in Western Literature, written in Istanbul after he fled Germany in 1936. Konuk draws on some of Auerbach's key concepts—figura as a way of conceptualizing history and mimesis as a means of representing reality—to show how Istanbul shaped Mimesis and to understand Turkey's humanist reform movement as a type of cultural mimesis.


20 Ocak 2011 Perşembe

"Ucube Heykel"den Öncesi Var!

PELİN BAŞARAN
Bu yazı 15 Ocak 2011 tarihinde Bianet'te yayınlanmıştır.
Bir heykelin barışı yüceltmek için yapılmış olması, hizmet ettiği estetik ve değerler sisteminin peşinen kabul edileceği anlamına gelmez. Fakat şu da unutulmamalı: Heykel yıkılırsa, her ne kadar muğlak da olsalar, anıtın yapılmasına sebep olan motivasyonlara ve niyetlere ne olacak?

16 Ocak 2011 Pazar

A Millennium of Turkish Literature: A Concise History

Talat S. Halman
Edited by Jayne L. Warner

From Orhon inscriptions to Orhan Pamuk, the story of Turkish literature from the eighth century a.d. to the present day is rich and complex, full of firm traditions and daring transformations. Spanning a wide geographic range from Outer Mongolia and the environs of China through the Middle East all the way to Europe, the history of Turkish literature embraces a multitude of traditions and influences. All have left their imprint on the distinctive amalgam that is uniquely Turkish.

9 Ocak 2011 Pazar

Turkish Historical Review

The Turkish Historical Review is devoted to Turkish history in the widest sense, covering the period from the 6th century, with the rise of the Turks in Central Asia, until the mid-20th century. All contributions to the journal must display a substantial use of primary-source material and also be accessible to historians in general, i.e. those working outside the specific fields of Ottoman and Turkish history. Articles with a comparative scope which cross the traditional boundaries of the area studies paradigm are therefore very welcome. The editors also encourage younger scholars to submit contributions. The journal includes a reviews section, which, in addition to publications in English, French, and other western European languages, will specifically monitor new studies in Turkish and those coming out in the Balkans and Russia. The Turkish Historical Review has a double-blind peer review system.


http://www.brill.nl/thr

Harem Histories: Envisioning Places and Living Spaces

Harem Histories is an interdisciplinary collection of essays exploring the harem as it was imagined, represented, and experienced in Middle Eastern and North African societies, and by visitors to those societies. One theme that threads through the collection is the intimate interrelatedness of West and East evident in encounters within and around the harem, whether in the elite socializing of precolonial Tunis or the popular historical novels published in Istanbul and Cairo from the late nineteenth century onward. Several of the contributors focus on European culture as a repository of harem representations, but most of them tackle indigenous representations of home spaces and their significance for how the bodies of men and women, and girls and boys, were distributed in social space, from early Islamic Mecca to early-twentieth-century Cairo.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yetersizim2010

Barış Taşyakan

Bu ismi acaba ilk Gözdecan mı koymuştu? Kesin öyledir. Herkesi şaşkınlığa düşürecek derecedeki kıvrak espri anlayışıyla her ortamda güzel bir iki yeni kavram atar ortaya. Geçen sene sınav ufuktan bütün heybetiyle gözükmeye başladığında herkesin paçaları tutuşmuş ve ‘birlikte çalışalım ya başka türlü olmaz’ nidalarıyla bir yahoogroup kurma ihtiyacı doğmuşken Gözdecan grubun adını koymuştu bile: yetersizim2009!


Yeterlilik 2010

27 ve 29 Aralık ve 7 Ocak'ta Doktora Yeterlilik Sınavlarına girecek arkadaşlara başarılar diliyoruz!

26 Aralık 2010 Pazar

Masal Dil Kürtçe, "Büyük Ülke" Türkiye, Yahut TRT 6*

*Bu yazı 23 Aralık 2010 tarihinde Birikim dergisi web portalında yayınlanmıştır.
Ahmet Alış
I.“Konuş, kim olduğunu söyleyeyim” (Sokrates)


Pierre Bourdieu, dilin, bir iletişim aracından öte, iktidar ve güç ilişkilerinin sürdürülmesinde önemli bir kültürel ve sembolik sermaye olduğunu haklı bir şekilde belirtmektedir. Sokrates’in iki bin dört yüz yıl önce ima ettiğine ve Bourdieu´nun söylediklerine ilaveten dil, bu kısa yazının dokunduğu boyutlarıyla bir açıdan, hayali toplumlardaki en büyük hayalet olarak da görülebilir. Ayrıca, milliyetçilik teorilerinin neredeyse hepsinde etnik farkındalık ve farklılık söylemlerinde dilin önemi oldukça fazla vurgulanmaktadır.

Artisan Entrepreneurs in Cairo and Early Modern Capitalism (1600–1800)



Artisan Entrepreneurs in Cairo and Early Modern Capitalism

Nelly Hanna
Syracuse University Press


Little has been written about the economic history of Egypt prior to its incorporation into the European capitalist economy. While historians have mined archives and court documents to create a picture of the commercial activities, networks, and infrastructure of merchants during this time, few have documented a similar picture of the artisans and craftspeople. Artisans outnumbered merchants, and their economic weight was considerable, yet details about their lives, the way they carried out their work, and their role or position in the economy are largely unknown. Hanna seeks to redress this gap with Artisan Entrepreneurs in Cairo and Early Modern Capitalism (1600–1800) by locating and exploring the role of artisans in the historical process.
Offering richly detailed portraits as well as an overview of the Ottoman Empire’s economic landscape, Hanna incorporates artisans into the historical development of the period, portraying them in the context of their work, their families, and their social relations. These artisans developed a variety of capitalist practices, both as individuals and collectively in their guilds. Responding to the demands of expanding commercial environments in Egypt and Europe, artisans found ways to adapt both production techniques and the organization of production. Hanna details the ways in which artisans defied the constraints of the guilds and actively engaged in the markets of Europe, demonstrating how Egyptian artisan production was able to compete and survive in a landscape of growing European trade. 
Deftly synthesizing a wide range of economic and historical theory, Hanna reinvigorates the current scholarship on early Ottoman history and provides a persuasive challenge to the largely shallow perception of artisans’ role in Egypt’s economy.

http://www.syracuseuniversitypress.syr.edu/spring-2011/artisan-entrepreneurs.html

24 Aralık 2010 Cuma

Sosyal Bilimci ve Dolmuş Şoförü*

*Bu yazı 11 Aralık 2010 tarihinde Bianet'te yayınlanmıştır.
Ayşecan Kartal Scifo
Sosyal bilim dışlayıcı bir dil kurmadığını zannederken bile "gerçek"le saha araştırmasında tanışmak, sokağa saha muamelesi yapmak, sokağı akademiden, sokağı diğer her yerden ayırmak başka türlü bir hiyerarşi kurmuyor mu? Peki o zaman sosyal bilim ne işe yarar?


22 Aralık 2010 Çarşamba

The League of Nations' Rescue of Armenian Genocide Survivors and the Making of Modern Humanitarianism, 1920–1927

Watenpaugh, Keith David. 2010. The League of Nations' Rescue of Armenian Genocide Survivors and the Making of Modern Humanitarianism, 1920–1927. The American Historical Review 115 (5):1315-1339.


The essay centers on the efforts by the League of Nations to rescue women and children survivors of the 1915 Armenian Genocide. This rescue -- a seemingly unambiguous good -- was at once a constitutive act in drawing the boundaries of the international community, a key moment in the definition of humanitarianism, and a site of resistance to the colonial presence in the post-Ottoman Eastern Mediterranean. Drawing from a wide range of source materials in a number of languages, including Turkish, Armenian, and Arabic, the essay brings the intellectual and social context of humanitarianism in initiating societies together with the lived experience of humanitarianism in the places where the act took form. In so doing, it draws our attention to the proper place of the Eastern Mediterranean, and its women and children, in the global history of humanitarianism. The prevailing narrative of the history of human rights places much of its emphasis on the post–World War II era, the international reaction to the Holocaust, and the founding of the United Nations.

Syria and Bilad al-Sham under Ottoman Rule: Essays in honour of Abdul Karim Rafeq

Edited by Peter Sluglett with Stefan Weber
Brill

This volume honours the work of Abdul-Karim Rafeq, the foremost historian of Ottoman Syria. Rafeq’s principal contribution to the study of the social history of Syria between the sixteenth and nineteenth centuries lies in his pioneering use of the resources of the Islamic court records, the sijillāt in the maḥkama al-sharʿiyya, for the writing of social and economic history. Rafeq has been the guide and mentor of many of his own contemporaries, as well as of younger scholars in the Arab world, Europe and North America. The volume attempts to follow and complement the major themes in the socio-economic history of Bilad al-Sham which have animated Rafeq’s scholarship since the 1960s.


http://www.brill.nl/default.aspx?partid=210&pid=22688

Turkey's Kurds: A Theoretical Analysis of the PKK and Abdullah Ocalan


Ali Kemal Özcan
Routledge

The Kurdish Worker's Party (PKK) is examined here in this text on Kurdish nationalism. Incorporating recent field-based research results and newly translated material on Abdullah Ocalan, the PKK's long-time leader; it explores the nature and the organizational working of the party, from its growth in the late 1970s to its recent shrinkage. A variety of issues are addressed including:
* the views and philosophy of Abdullah Ocalan
* the successes and failures of the PKK in bringing about the Kurdish opposition in Turkey
* the role of PKK's philosophy of recruitment, organizational diligence, use of arms and other contextual factors in Kurdish resistance
* factors involved in the development of the nationalism of the Kurds in Turkey.
The text also reappraises the Kurdish movement in Turkey and presents insights into the nature of Kurdish social structure, thinking, and the particularities of the Kurdish ethnic distinctness.

Kemalism in Turkish Politics: The Republican People's Party, Secularism and Nationalism


Sinan Ciddi
Routledge


This book is concerned with Turkey’s political evolution, the role of Kemalism, and why a social democratic alternative has never fully developed. Concentrating on the electoral weaknesses of the Turkish centre-left, represented by the Republican People’s Party (CHP), Sinan Ciddi examines the roles of nationalism and the political establishment and the role of Kemalist ideology.
Established by Kemal Ataturk, the CHP is seen to be the founding party of modern Turkey. Kemalism sought to create a secular and democratic society based on the principles of republicanism, populism, secularism, nationalism and revolutionism. Although this leftist ideology became an integral part of Turkish politics by the early 1960s, it has remained a comparatively weak representative movement. Its strong ideological stance advocates an authoritarian and exclusionary position, particularly in relation to matters such as multiculturalism and democratisation, fuelling many debates concerning the role of religion and nationalism within Turkey and perpetuating elements of xenophobia and intolerance.
This book will be of interest to students of politics, history and current affairs, and of Turkish politics in particular.

The Epistemology of Ibn Khaldun


Zaid Ahmad
Routledge

This is an analytical examination of Ibn Khaldun's epistemology, centred on Chapter Six of the Muqaddima. In this chapter, entitled The Book of Knowledge (Kitab al'Ilm), Ibn Khaldun sketched his general ideas about knowledge and science and its relationship with human social organisation and the establishment of a civilisation.

The History of the Seljuq State


Edited by Clifford Edmund Bosworth
Routledge


The Akhbar al-dawla al-saljuqiyya is one of the key primary documents on the history of Western Persia and Iraq in the 11th and 12th centuries. This book provides an accessible English translation and commentary on the text, making available to a new readership this significant work on the pre-modern history of the Middle East and the Turkish peoples.
The text is a chronicle of the Seljuq dynasty as it emerged within the Iranian lands in the 11th and 12th centuries, dominating the Middle Eastern lands, from Turkey and Syria to Iran and eastern Afghanistan. During this formative period in the central and eastern Islamic lands, they inaugurated a pattern of Turkish political and military dominance of the Middle East and beyond, from Egypt to India, in some cases well into the 20th century.
Shedding light on many otherwise obscure aspects of the political history of the region, the book provides a more detailed context for the political history of the wider area. As such, it will be of great interest to scholars of Middle Eastern history and is an important addition to the existing literature on the Seljuq dynasty.
Preface and Acknowledgements
1. Introduction
2. Translation of the text.
Bibliography

Race and Slavery in the Middle East: Histories of Trans-Saharan Africans in Nineteenth-Century Egypt, Sudan, and the Ottoman Empire

Edited by Terence Walz and Kenneth M. Cuno
American University in Cairo Press


New sources and research illuminate the individual lives of African slaves in the Middle East In the nineteenth century hundreds of thousands of Africans were forcibly migrated northward to Egypt and other eastern Mediterranean destinations, yet relatively little is known about them. Studies have focused mainly on the mamluk and harem slaves of elite households, who were mostly white, and on abolitionist efforts to end the slave trade, and most have relied heavily on western language sources. In the past forty years new sources have become available, ranging from Egyptian religious and civil court and police records to rediscovered archives and accounts in western archives and libraries. Along with new developments in the study of African slavery these sources provide a perspective on the lives of non-elite trans-Saharan Africans in nineteenth century Egypt and beyond. The nine essays in this volume examine the lives of slaves and freed men and women in Egypt and the region. Contributors: Kenneth M. Cuno, Y. Hakan Erdem, Michael Ferguson, Emad Ahmad Helal Shams al-Din, Liat Kozma, George Michael La Rue, Ahmad A. Sikainga, Eve M. Troutt Powell, and Terence Walz.